23 Ağustos 2012 Perşembe

bir iyi, bir kötü

Dönüşte bir iyi bir de kötü şeyle karşılaştım.
İyi olan şuydu. Rüzgara Doğru'nun kitaplaşma etkinliğinde Karin'le eşleşmiştik. İlk mesajlaşmalarımızdan beri içim ısınmıştı, onunla eşleştiğim için çok mutlu olmuştum.Eve döndüğümde odamda bir paket  karşıladı beni. O kadar mutlu oldum ki yol yorgunluğunu falan unuttum gitti. Benim için hazırladığı paketi, içindeki güzel kitapları ve sıcacık notunu görünce de çok şanslı olduğumu hissettim, iyi ki tanımışım onu.^^



İşte kitaplarım. İkisi de okumak için can attığım, nefis kitaplar. Karin'cim gerçekten mükemmel tercihler yapmışsın , çok teşekkür ediyorum sana.^^

Hediyelerin fotoğraflarını koymak yerine böyle internetten kopyalayıp koyduğum fotoğrafların nedenine gelince, işte o da kötü haber.
Giderken internet bağlantısında ufak tefek sorunlarla bıraktığım bilgisayarımı eve döndüğümde çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş buldum. Oysaki ben kaç gündür başında sabahlayacağım günlerin hayalini kuruyordum. hem şurada okulun açılmasına bir ay gibi bir zaman kalmışken...
Olacak iş miydi bu şimdi. :/
Şimdi bu satırları bizim sokağın terli, nefes kokan, çocuk çocuğun deli gibi oyun oynadığı, kendi gürültüsü yetmezmiş gibi her daim yüksek sesle Ankara havalarının çalınan internet kafesinden yazıyorum.
Daha fazla devam edemeyeceğim :(
Acınası bir haldeyim.
Ağlayacağım.
Böhhü.
:'






18 Ağustos 2012 Cumartesi

uzaklarda bir yerlerde


Ben şimdi evimden, bilgisayarımdan çok uzaktayım.
Rahat rahat karalayamıyorum bloğuma, okuyamıyorum sizleri.
Dönüşte telafi etmek dileğiyle.
Herkese İYİ BAYRAMLAR! :D

15 Ağustos 2012 Çarşamba

William Shakespeare/Romeo ve Juliet





Böyle bir klasik için ne söylenebilir ki.Harf harf, kelime kelime, cümle cümle akıp gitti. Bir de baktım ki bitmiş kitap, Romeo ve Juliet sonsuzluğa kavuşmuş.
Bu yüzyılda, bu klasik aşk hikayesini böylesine zevk alarak okuyabiliyorsak işte buna Shakespeare ustalığı denir. Çok güzeldi. Umarım bir gün sahnede izleme şansı yakalarım.

Jostein Gaarder/Sofi'nin DÜNYASI




Herşey Sofi’nin okuldan evine gelince posta kutusunda adına postalanmış üstünde adres olmayan bir mektup bulmasıyla başlar.
Mektubun üstünde tek bir soru vardır:
Kimsin?


Kimsin?
Kulağa çok basit gelen bir soru değil mi. 
Ama cevaplamaya kalktığında kimsenin net bir şey söyleyemediği bir soru.
İşte kitap geçmişten günümüze bu sorunun cevabını arayan filozofların hikayesini anlatıyor.




Felsefeye bu kitapla başlamamı önermişti herkes. Haklılarmış da. Sofi'nin 15. doğum gününe kadar yaşadıklarını anlatacak gibi duran bir kitap birden felsefe tarihine dalıveriyor.Ve her sayfada yeni bir şey öğreniyorsunuz. Önemli gördüğüm yerlerin altını çizer notlar alırım  hep. Başlarda bu kitap içinde uyguluyordum bunu ama baktım ki neredeyse tüm sayfaları çizmişim. O an bıraktım kağıdı kalemi ve sadece okudum. Göz kapaklarım ağırlaşana kadar okudum, sonra düşündüm, daha sonra düşünmekten yoruldum ve yatıp uyudum. Bir sayfada bir filozofa çok bağlanıyordum ''Aa evet bak doğru işte, aklım yattı'' diyordum, ötekisine geçtiğimde '' Ee bu da doğru söylemiş''. Hangisine inanacağıma şaşıyordum, sonra sıkılıp yatıyordum. Okudukça anladım felsefenin aslında bir düşünceye kapılmak olmadığını, felsefe sadece düşünmekmiş. Doğru ya da yanlış. ''Düşünüyorum, öyleyse varım.''

Çoğu zaman sıkıldığımı, yorulduğumu hissettim. Çünkü hayatı bu denli sorgulamamıştım hiç bir zaman.Şimdi de bazen diyorum 'Bu kadar sorgulamaya da gerek yok ki.' bazen de Goethe'nin sözüne geliyorum '300 yıllık geçmişin tarihini yapmayan insan günübirlik yaşayan insandır.'

Bilemiyorum, felsefeye aniden dalış yapmak beni biraz sarstı sanırım.


13 Ağustos 2012 Pazartesi

Kitap Esintili İki Film


1)YAZGI

     Yazgı Zeki Demirkubuz'un, Albert Camus'un YABANCI adlı kitabından esinlenerek seneryolaştırdığı
bir film. Daha önce kitabından ne kadar etkilendiğimi şurada anlatmıştım.Keza filmde öyle oldu. Zeki Demirkubuz yine ustalığını göstermiş bu filmde kitabın değişen kurgusu çok başarılıydı.Tek sorun filmin biraz durağan geçmesiydi. Kitaptaki konu da çok durağandı tabi ama aynı şey görselliğe dönüştürüldüğünde biraz uyku getirebiliyor. Ancak filmin sonuna doğru Mesut'un savcıyla yaptığı konuşma varya, çok beğendim. Filmin can alıcı sahnesi tam da orasıydı bence.





2)CHAPTER 27
   Chapter 27 Jack Jones'un 'Let Me Take You Down' adlı kitabından uyarlanmış bir biyografi-dram-suç filmi. Filmde The Beatles'ın solisti John Lennon'u öldüren ve aynı zamanda John Lennon'un hayranı da olan katili Mark David Chapman anlatılıyor. Filmin ağır psikolojik ve dramatik bir havası var. Bunun en büyük nedeni ise kahramanın Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabına olan takıntısı- ki ben de bu kitabı çok ama çok severim- Kahramanımız kitaptaki Holden karakterini kendine yakın buluyor ve adeta  kendini onunla varediyor. Mark David Chapman kitabın dünyasına göre oluşturduğu dünyada yaşıyor ve cinayetten sonra da üzerinde yine bu kitap bulunuyor.
-Filmden sonra okuyasım geldi tekrar.-
Ayrıca başrol oyuncumuz Jared Leto'yu çok başarılı buldum. İyi iş çıkarmış. Hatta bu rol için 25 kilo almış. Bir oyuncu için büyük bir özveri olsa gerek.