3 Kasım 2012 Cumartesi

uzun hikaye be arkadaş.

Bugüne delice ağrıyan başımın verdiği rahatsızlıkla uyandım. İki ağrı kesici atıp tekrar uyamak istedim. Ama nasıl bir ağrıysa ilaca tepkisiz kalıp, artarak devam etti. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca kalktım. Dershane için hazırlandım, bir dersi kaçırmıştım bari diğerlerine yetişeyim diye düşündüm. Ders kimyaydı. Ki benim ağrı kesiciler etkisini dersin tam can alıcı noktasında gösterdi sağolsun. Bir an sanki beynim durdu. Bir anlığına beynim yıllardır eksiksiz yerine getirdiği görevi yapmaktan vazgeçmiş gibiydi. :D Baya ilginç bir histi doğrusu. Sonra başımın ağrısı 'pıt' diye kesildi eheh. En çok buna sevindim. 'Uzun Hikaye'yi izlemek istediğimden bahsetmiştim size. Bir arkadaşım bugün 'hadi sinemaya gidelim' deyince direk atladım 'gidelim gidelim' diye. Ders çıkışı sinemanın yolunu tuttuk böylece. Baktık ki en yakın seansa daha iki saat var. Pazarı gezdik bir güzel. Heheyt çok zevkliydi. Ordan kendime polar sıcacık bir pijama kaptım. Kısa günün karı!


Sonra tabi ki film. Ah ne şahaneydi! İşte kitap uyarlaması yapılacaksa böyle yapılmalı arkadaş.O güzel tren manzaraları, mızıka sesleri, yollarda olmanın verdiği haz. Tam benlikti. Kitabını okuduktan sonra yaşadığım o şapşallaşma olayını tekrar yaşattı bana. Eve kadar kafamda sahneler, replikler döndü durdu. Eve gelince ilk işim kitabını karıştırmak oldu, biraz farklılıklar var gibi gelmişti emin olamadım kitaba bakmadın. Evet bir kaç farklılık varmış ama hiç yadırgamadım onlarıda, filmin sonunun bir tık değişik olması da hoştu bence.
Ağrılarla başlayan kötü bir gün güzel bitiyor sanki. Hem gökyüzünde pasparlak bir 'ay' da var. Daha ne isterim.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Freud'un ailemle imtihanı.

Odamdaki Freud'un anlamlı afişine tepkiler çığ gibi büyüyor arkadaşlar. Bayram dolayısıyla eve girip çıkan sayısı artınca. Freud'a gelen tepkilerde ani bir artış yaşandı haliyle. Yani amca teyze grubundan yankılanan  ''tövbe estağfirullah, ayıp ayıp! '' laflarını ben değil Freud duysaydı, psikolojiyi bırakır ömrünün geri kalanın organik tarıma adardı heralde. Zira adamın yıllarca yaptığı çalışmalar, araştırmalar falan filan hiç yani. Freud deyince bizim ailede ortaya çıkan profil 'Kafasının üstünde çıplak kadın taşıyan pezevenk herif''den öteye gidemiyor. Ben de bu iğrençliği odamın sınırları içersinde bulunduruyorum diye benim adım da sapığa çıkacak yakında.
Lakin elden ne gelir. Çıkacağı varsa çıksın adımız sapığa deliye divaneye. Biz takılırız kafamıza göre diğmi Freud Baba!

25 Ekim 2012 Perşembe

Kurban Bayramı


Bir bayram daha tanıdık görüntülerle geldi.
Kurbanı keseyim derken kendini kesen acemi kasaplar, otabanlara çıkıp trafiği felç eden kurbanlıklarımız ne mutlu ki eksik değildi. Hatta bu bayram denize giren bir dana bile vardı, sonra sahibinin arkasında kuzu kuzu kesilmeye giden bir kuzu da vardı.Bunlar ilginç şeyler tabi. :D
Yandaki bobi'yi pek başarılı buldum.
Hatta sırf bunu paylaşmak için acelece bir yazı yazmış bulundum affedin.
Sizce de güzel değil mi?
Yapanın ellerine sağlık.
Ve herkese 
MUTLU BAYRAMLAR.

24 Ekim 2012 Çarşamba

canımı sıkan şeyler var

  • Bayram dönüşü yığınla sınavın olması ve benim okul açıldığından beri hiçbir derse doğru düzgün çalışmamış olmam. 
  • Postcrossing'de Rusya'ya ve Tayvan'a 30 küsur gündür gidemeyen kartlarım. 
  • Kilo almam.
  • Geçmek bilmeyen öksürük nöbetlerim.
  • Eskisi gibi kitap okuyamamam.
  • Bazı insanlar.
  • Yarın bayram dolayısıyla erken kalkacak olmam.
  • Son olarak abimin başımda 'bırak artık şu bilgisayarı' diye  hönkürmesi, çok canımı sıkıyor. 




19 Ekim 2012 Cuma

yatakta geçen bir günün sonunda


Günümü yatakta ardarda üç romantik film izleyerek geçirdim.  Şu salyalı sümüklü grip halime en çok bu yakışırdı çünkü. Sıcacık battaniyeye altında, elimde boğazımı yumuşatmak için tükettiğim bir fincan çay ve de herhangi bir salgı saldırısı ihtimaline karşı bulunan bir rulo tuvalet kağıdı. 
Evet evet tam anlamıyla görüntüm buydu.





Angela'nın Küllerini izledim önce. Yani ben onu izlediğimi sanıyordum. Şimdi fotoğraf bulmak için filmi arattığımda,  benim izlediğim filmin Angela'nın Külleri değil Angel-A filmi olduğunu anladım. Kader deyip geçiyorum bu mevzuyu. Filme gelecek olursak. Fantastik-romantik denilen, siyah-beyaz bir film. Borç yığını altında, kendiyle küs bir adamın tam intihar etmek üzereyken tanştığı Angela adlı bir kadınla hayata tutunuşunu izliyoruz.
Biraz garip bir film, daha doğrusu anlatmaya çalıştığı şey neyse ben anlamadım.







İkinci filmim Jane Austen Kitap Kulübü. Kitap konulu bir film olunca ilgilimi çekmişti. Beş kadın bir erkek bir araya gelip her ay bir Jane Austen kitabı okuyorlar. Kitapları okudukları zaman dilimindeki iniş çıkışları, hayatlarının kitaplara olan parallelliği insanın yüzünü gülümsetmeye yetiyor. Jane Austen okuyup seven birinin izlerken daha fazla keyif alacağı bir film.
Benim için de bu filmden sonra, bir Jane Austen kitabı okumak şart oldu.








Son filmim Bir Gün. Sanırım içlerinden en vurucusu buydu. Film 15 Temmuz 1988'de mezuniyet gecesi tanışan Emma ve Dexter'ın dostluğunu ve yıllar geçtikçe güçlenen aşklarını konu ediniyor.
Filmde her yıl 15 Temmuz günü anlatılıyor. 
Aslında her geçen yılımızın, yaşadığımız 'bir gün'le özetlenebileceğini çok iyi anlatan bir film.
Günler önemlidir, çünkü günler hayat demektir.

"Yarın her ne olursa olsun, bugün yaşanmış olacak"

13 Ekim 2012 Cumartesi

Uzun Hikaye/ Mustafa Kutlu

MuyuRt'dan gelen hediyelerimin içinden çıkmıştı bu kitap. Nasıl sevinmiştim kitaplığıma bir kitap daha eklendiğini görünce. Üzerinde UZUN HİKAYE yazıyordu. Ebatına baktım, ''Pek de uzun bir hikaye sayılmaz.'' diye söylendim. Sonra onu klasik aralarında okunmalık çerezler diye sınıflandırdığım bir köşeye koydum. Ancak okuduğumda anlayacaktım, gerçekten uzun bir o kadar derin ve samimi bir hikaye olduğunu. Nitekim öyle oldu. Okumaya başladığım ilk andan itibaren, hikayenin tam içinde hissettim kendimi. Baba-oğul'un yollarda geçen uzun hikayelerine ortak olup, gittikleri her yerde onları takip ettim büyük bir keyifle. Saatler geçip, sayfalar birbirini kovaladıkça koca bir gülümseme yerleşti suratıma. Bu kitabı defalarca okuyup, herbirinden ayrı ayrı tatlar alabileceğimi düşündüm.

Biraz önce Osman Sınav'ın Uzun Hikaye filminin fragmanını izledim. Meğersem o Uzun Hikaye, bizim Uzun Hikaye'ymiş. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. Nedense seviyorum ben okuduğum kitapların filmlerini izlemeyi. Okuduğum satırların tek tek gözümün önüne gelmesini, kafamda kurduğum karakterleri bir de kanlı canlı karşımda görmeyi seviyorum. En çok da izlerken aslında okuduğum hiçbir kitabın unutulup gitmediğini, aklımın bir yerlerine kazınmış olduğunu görünce mutlu oluyorum.
Diyeceğim odur ki ''Bu film izlenecek arkadaş!''
O kadar.

11 Ekim 2012 Perşembe

Bir yeni UMUT!

Nihayet bilgisayarımın başına oturup, blogger'da takılmanın keyfine varıyorum. Ben ortalıkta yokken bir sürü kişi okumuş, anlamaya çalışmış beni. Güzel yorumlar bırakmışlar. O kadar hoşuma gitti ki bu. Hepsine keyifle cevap verdim. Aslında okunma dürtüsüyle yazmaya başlamamıştım buraya. Tek amacım yazmaktı. Rahatlamaktı, içimi dökmekti sadece. Sonra bir kaç gün, hafta, ay geçti. Ufak ufak yorumlar gelmeye başladı, küçücük dünyama başını uzatan bir kaç kişi çıktı. Geçek hayatta pek alışık olmadığım bir duyguya kapıldım 'dinlenmek,anlaşılmak '  Anladım ki ben anlatırsam şayet, beni dinleyen birileri çıkabiliyormuş. Hatta gerçekten anlayan birileride çıkabilirmiş, kim bilir? Ben bu fikre alışana kadar  içimi dökme yerim burası olmaya devam edecek. Hatta hiç alışmasam da sorun değil. Böylesi çok daha güzel geliyor artık.

Ah bu arada size bahsetmediğim bir şey var!
Bir proje üzerine çalışmaya başladım. Ve bu durum beni oldukça heycanlandırıyor. Birilerinin beni fark edip, önemli bir görev vermesi beni kendime getirdi gerçekten. Konuyu da çok sevince, ilk günden çalışmalara başladım. Bu olayın altından kalkabilirsem, ne bileyim bir şeyler değişecekmiş gibi geliyor. Sanki taşlar tam yerine oturacak, ve ben kendimi kanıtlayabileceğim.Ya da kahrolası sorumluluk duygum fazla gelişmiş, ondan böyle hissediyorum bilemiyorum. Tek bir şey istiyorum.Lütfen her şey yolunda gitsin lütfen lütfen lütfen. Bana şans dileyin!

1 Ekim 2012 Pazartesi

aydede

Bugün fizik ödevleriyle uğraşırken bir ara odamı aydınlatan dolunay'ı fark ettim. Zaten dersi bırakmak için bahene arıyorken karşıma o güzelliğin çıkıvermesi, ne güzel oldu. Fizik ödevleri her zaman vardır, yapılmazsa da telafi edilebilir. Ama dolunay öylemi bir kaçtı mı, bir ay yüzünü göremezsin. Ben tercihimi ondan yana kullandım. Ve en çok hoşlandığım durumlardan birisine girdim, sevdiğim şarkılar eşliğinde ay'ı izledim. Onun lekelerini inceledim. Bugün net bir surat ifadesi gördüm onda, kahkaha atan bir surattı. Neşeli görünüyordu aydede bende onu yalnız bırakmadım, keyifli şarkılar dinledim, güzel hayallere kapıldım. Manzarayı bozan beton yığınlarını tek tek yıkıp, denizi yerleştirdim oraya. Issız bir deniz ve dolunay vardı gözümde. Bir de yakamoz. Ne  araba gürültülerine kulak verdim, ne insan seslerine. O kadar huzurluydu ki. Zaman ilerledikçe aydede tepelere doğru yükseldi gitti. Bana uyu artık mı demek istedi, yoksa ödevlerinin başına dön mü dedi anlamadım. Ben sıcacık bir duş almayı tercih ettim. Dalinle yıkadım saçlarımı. Sonra anneme koklattım, bunu yapmayı çok seviyorum. Kışlık pijamalarımıda giydim. İçimden birilerine anlatmak geldi hissettiklerimi, ben de yazdım. ''Ödevleri yapmadım ben yea, dolunay vardı. Onu izledim'' dediğimde bana deliymişim gibi bakacak insanlara anlatamazdım ya.


24 Eylül 2012 Pazartesi

benden



Leş kokulu bir internet kafeden ve onun blog listemi açmayı beceremeyen bilgisayarından MERHABA blogum, can yoldaşım, sırdaşım, derttaşım, herbişeyim.

Annem için kalbura bastı tarifi almak için geldim buraya. Tabi 'kalbura bastı' taraması yapmadan, buraya bir kaç satır bir şey yazmadan olmazdı. O güzel yorumlarınızı okudum önce, mutlu oldum. Şifremi de değiştirdim, artık her şey için çok geç olmamasını dilemekten başka yapacak bir şey yok. 

  • Bu aralar okula gidip geliyorum öyle. Bu seneki dersleri sevdim, her şey yolunda şimdilik
  • Çarşambaları benim günüm oldu kendime mola verip Muhteşem Yüzyıl+ Muhteşem İşler Güçler izliyorum, ikisi de pek güzel. :D
  • Kitap okumaya devam!
  • Okula bir felsefe öğretmeni gelmesini istiyorum, boş derslerde güzel ama Sofi'nin Dünyası'ndan sonra kafamda bir çok soru kaldı cevaplanacak. 
  • Geometriyle aramı düzeltmeye çalışıyorum.
  • Okul koridorlarında öpüşen bir çift gördüm bugün ve çok tiksindim. Tamam arkadaş sevişmeden önce öpüş, romantik anlarda öpüş, hadi canın istedi öpüş. Ama lütfen 5 dakkalık tenefüste  bir hışım şapur şupur öpüşme ortalıkta ya! Sonra kalkıp adına aşk diyorsunuz sevgi diyorsunuz. Bu mudur sizin aşka verdiğiniz değer. Bu konuda çok dertliyim de neyse, sadece geberip gitmenizi istiyorum.
  • Annem çalışmaya başladı ve çok mutlu. Onu öyle görmek beni de çok mutlu ediyor.
  • Dönüp dönüp bu şarkıyı dinliyorum.
  • Postcrossing'de ilk 5 kartımı gönderdim. Hemen ulaşması için sabırsızlanıyorum.
  • Son olarak bilgisayarımdan ayrı düştüğüm günlerde buraya ne kadar alışmış olduğumu farkettim. :/
  • 'Ayrılık zor, ama ben de kolay biri sayılmam' tarzı bir cümle ile veda ediyorum.
  • Hadi gittim.
  • Daha kalburabastı nasıl yapılıyormuş onu öğrencem.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Napcam şimdi ben :(


 Ben yaklaşık bir aydır başkasından ödünç aldığım bir bilgisayarı kullanıyordum. Ve dün onu benim haberim olmadan götürmüşler. Hemde içinde blogger, facebook ve üye olduğum zilyon tane sitenin şifreleri kayıtlıyken. :/ 
Diğerlerine yanmıyorum da bloggerı açık bırakmıştım, ona yanıyorum.Her şey sereserpe ortada yani. Oysa burada rahat içimi döküyordum ben. Şimdi herşey berbat oldu.
Bu işten kurtulmanın bir yolu var mıdır ki? 
:(

20 Eylül 2012 Perşembe

Zihnim ele geçirildi!


    Okul daha yeni açıldı ama ben çoktan kayıplara karıştım. Ders çalışmıyorum, ama çok yorgunum. Eve geldiğimde yatağa zor atıyorum kendimi. Daha ilk günlerden böyleysem, sınav zamanı hallerimi düşünemiyorum. Hayırlısı, ne diyelim.

    Bu yorgunluk pisikolojime de hiç iyi gelmemiş olacak ki dün berbat bir gece geçirdim. Bir kaç sayfa kitap okuduktan sonra, yatağıma uzandım gözlerimi kapattım. Bir şeyler düşünmeye başladım. Sonra öyle bir an geldi ki, düşüncelerimi kontrol edemiyordum. Aklımda bir sürü bir sürü olay inanılmaz bir hızla canlanmaya başladı. Olaylar ordan oraya geçiyor, bir sürü insan yüzü beliriyor. Kafam öyle ağrımaya başladı ki, çıldıracaktım resmen. Gözlerimi açmaya çalışıyorum açamıyorum, sonra bir hızla açtım gözleri nefes aldım verdim. Ama öyle yorgunum ki gözlerim tekrar kapanıveriyor istemsizce, Ve zihnimin oynadığı oyun devam ediyor. Bir kaç kez böyle gözlerimi açtım, kapatmamaya çalıştım ama yapamadım. Bunlar canlanırken öyle çok yoruluyorum ki içimden dualar ediyorum bitsin artık bunlar rahatça uyuyayım diye. Düşünün uyanığım ama sanki beynimi başka biri ele geçirmiş. Hiçbir şeyim benim kontrolümde değil, ne düşündüğümü bile kontrol edemiyorum. Çok korkunç bir durum, siz de yaşadınız mı bilmiyorum ama bu benim başıma sık sık geliyor özellikle çok yorgun olduğum günlerde. Ama dün gece ki kadar kötü olmamıştım hiç.

    Neyse ben bu düşüncelerden kurtulmaya çalışırken bir anlığına uyumuşum.
Ve rüyamda kendimi bu aynen o anda bu düşüncelerle uğraşırken gördüm. Bu sefer düşünce çok ileri gitmişti ve beni kıskıvrak yakalayıp, ele geçirmişti. Rüyamda yatağımdan kalkıyorum, banyoya gidiyorum. Ama bunu ben yapmıyorum, zihnimi ele geçiren düşünceler yaptırıyor. Bir adam sesi duyuyorum, kitap okuyan bir adam. Ve o an anlıyorum beni ele geçiren şey bir kitap, ben bir kitap kahramanı gibi yazarın söylediği şeyleri yapıyorum. Ses benim banyoda rahat uyumak zihnimi ele geçiren düşüncelerden kurtulmak için ağzımı yıkadığımı söylüyor, ben de yapıyorum. Sonra birden ağzıma metalimsi bir kan tadı geliyor. Anlıyorum ki sol alt dişim çıkmış, ağzım kan dolu. O sırada annem uyanıyor ve bana 'daha uyumadın mı yarın okul var haberin var mı?' diye bağırıyor. Ben anneme yaşadığım olayları anlatmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor dişimden dolayı. Ben konuşmak için çırpınırken, büyük bir çığlıkla yataktan fırladım.

    Ağzım dilim kurumuş, ter içinde kalmışım. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki. Çok korktum çok. Oturdum ağladım biraz. Sonra gittim su içtim, yüzümü yıkayıp yatağa döndüm. Uzun bir süre gözlerimi kapatamadım, o korkunç şeyleri tekrar yaşamaktan korktum çünkü. Sonrasını hatırlamıyorum uyumuşum işte. Oysa ben sabaha kadar ele geçirilen zihnimin oyunlarıyla uğraşacağım sanmıştım. Uyandığımda hala ' nasıl uyuyabildim ben ya?' şaşkınlığı içindeydim.
Meğer rahatça uyuyabilmek ne güzel bir şeymiş.

16 Eylül 2012 Pazar

Okula Dönüş!

yapış kuyruğuma seni okula götüreyim! 

Tüm kış hayaliyle yaşadığımız, öncesinde kendimize 'bu yazı daha verimli geçireceğim. spor yapacağım. kitap okuyacağım. konuları tekrar edeceğim...' tarzında bir dizi sözler verip. Sonrasında tüm yazı kah bilgisayar başında, kah televizyon karşısında yayıla yayıla geçirdiğimiz, bir yazın daha sonuna geldik.
Alıştım artık bunlara her yaz aynı hikaye yaşanıyor. Ve anladım ki yaz tatilini verimli geçirmek diye bir şey yok! :D

Amma! Bu demek olmuyor ki bu yaz benim için özel olan hiç bir şey yapmadım. Yaptım tabi. :D
Mesela bu blog. Bu yazın bir meyvesi. :D Ne zamandır istiyordum bunu, bir blog açıp orada dertleşmek. Bu yaz cesaret edip giriştim bu işe.Güzel bloglar, güzel insanlar tanıdım. Mutluyum burada olmaktan.
Diğer yaz tatillerimi düşününce en çok kitap okuduğum tatilde bu oldu hani, 15 kitapla sezonu kapatıyorum.(Uğultulu Tepeler'i de sayarsak 15.5 :P ) Günlerimin kitaplarla içiçe geçmesinin en büyük nedeni ise kitap blogları. Ondaki yazıları okudukça içimdeki kitapaşkı depreşti ve ben de durmadan okudum.İyi ki de okudum!
Sonra 6 sezon Dexter, 2 sezon Game Of Thrones, azıcık ucundan da Alcatraz izledim. Daha önce hiç yabancı dizi izlememiş biri olarak 'adamlar yapıyor ya!' dedirtti bana her biri.
İçimdeki kartpostallaşma aşkı da bu yaz başladı. Sevdiklerimi kartlara boğdum, onlardan güzel mektuplar aldım, son olarak da postcrossing üyesi olarak sevgimi dünyaya taşıdım. :D
Günlerce güneşlenip denize giremedim belki ama havuzlarda uzun süre uğraşarak su fobimi atlattım. Az buz yüzmeye bile başladım!


şimdi okullu olduk!
şimdi okullu olduk!
İşte böyle bir yaz geldi geçti. Değiştirilemeyecek tek bir gerçek var ki yarın istesek de istemesek de o sınıfları dolduracağız. Müdürün 'bu okulun sizsiz tadı yok, iyi ki geldiniz' lafını üçüncü kez, öğretmenlerin klasik sene başı konuşmalarını ise bilmem kaçıncı kez dinleyeceğiz. Sonrası bildiğimiz, fikir olarak kafamızı ikiye ayıran okul. Bir taraf arkadaşlıklar, hoşsohbetler, okuldan kaçmalar, gırgırşamata derken eğlencenin dibine vuruyor. Diğer taraf ise fizikle, matematikle, kalem oynatamadığım yazılılarla, gıcık hocalarla, ödevlerle, saçma sapan kılık kıyafet kurallarıyla uğraşıyor. Bakalım bu sene hangileri ağır basacak? Kim çömlerle köşebaşlarında hocalara yakalanacak? Kaç kişi donlu havalarda kayıp düşecek? Kıymalı pide cumaları mı yoksa pazartesileri mi çıkacak? MP3'ler tekrar yasaklanacak mı? Kantinin içinden kaşar yerine sakız çıkan tostları hala satışta olacak mı? Dolmuş paraları ne kadar olacak? Geç kalanlara okulun etrafını koş gel ceza uygulaması devam edecek mi?...
gibi soruların cevapları için bekleyip göreceğiz.


15 Eylül 2012 Cumartesi

Postcrossing!






Ne zamandır diyordum '' ben de üye olucam ya postcrossing'e'' diye. Sonunda tüm üşengeçlikleri bir kenara bırakıp, formu doldurdum.
Vee, ta-taa artık ben de kartpostallaşacağım! :D

Sonra sistemden kart gönderceğim ilk beş kişiyi istedim, ve karşıma
Polonya'dan Patricia
Çek Cumhuriyeti'nden Anna
Amerika'dan Tandie
Rusya'dan Larisa
Tayvan'dan Linda
gibi hoş hatunlar çıktı. :D

Şimdi sıra beş hatuna da seveceği türden bir posta kartı seçmek.
Sonra onlara ulaşmasını beklemek.
Bu oldukça uzun bir süreç. Yani her sabah ''acaba bana kart geldi mi?'' diye heycanlanmak için epey bir vaktim var.
Amaan nolucak ki beklerim ben, sonunda farklı farklı ülkelerden çeşit çeşit kartlar alacağım. Yeni insanlar tanıyacağım ya. Beklemeye değer.
Bence. :D

13 Eylül 2012 Perşembe

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi / AYFER TUNÇ


Bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında bir yarışma yapsam ''En Uzun İsim'' ve ''En Bol Karakter'' ödülünü şüphesiz, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi kazanırdı.


Biz farketmesekte her kitabın belli bir sınırı vardır aslında. Olaylar o sınırlar çerçevesinde olur, gelişir, biter. Ancak Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi mekanda, zamanda, karakterde sınır tanımayan, daima kendini çoğaltan, ucu bucağı olmayan bir roman. Hani çok samimi olduğunuz biriyle sohbet ederken bir konudan başlarsınız, sonra sohbet öyle bir koyulaşır ki  konu konuyu açar. Ordan oraya geçersiniz, deli gibi uzar bu tatlı muhabbet. İşte ben kitabı okurken, o tadı aldım. 


Bu kitap adeta bir matruşka. Her olaydan, her karakterden; yeni olaylar yeni karakterler çıkıyor. Ve o olaylar, karakterler öyle müthiş bir kurguyla yazılmış ki. Ne birbirlerine karışıyorlar, ne de havada kalıyorlar. Olaylar geliştikçe karakterlerde bir zincir gibi birbirine bağlanıyor. Sanırım tüm bunları Ayfer Tunç'un ince zekasına, usta kalemine borçluyuz.

Ne yalan söyliyeyim başlarda kitapta hiç bölüm olmamasından, ve büyük bir hızla seyreden olaylardan şikayet etmiştim. Ancak kitap ilerledikçe, karakterlerin ufak detaylarla birbirine bağlandığı yerleri gördükçe. İyice sardırdım  kitaba. Her karakteri benimsedim. Yeri geldi sevdim, yeri geldi nefret ettim.
Son sayfayı da okuyunca Ayfer Tunç'a diğer kitaplarında buluşmak üzere veda edip, kitabı kapattım.
Böylece bir kitap daha bende türlü türlü hisler bırakarak bitip gitti.

11 Eylül 2012 Salı

Tavla



Hey dostlar!
Ben bugün tavla öğrendim!
Ve bunu bir kenara yazmak istedim.                          
:)


10 Eylül 2012 Pazartesi

Dişçi Günlüğüm

    
  
 Aylardır aklımda olan diş taşı temizliği için bugün o koltuğa oturdum. Diş taşı da ne? diyebilirsiniz. Ah çünkü dişimi swarovski taşlarla kaplattığımdan bahsetmemiştim. Tabi üç ayda bir parlatma, cilalatma işlemleri oluyor onun. Ha ha parayı nereye harcayacağımı şaşırıyorum yahu. :P  (daha fazla zırvalamama izin vermeden aratın google'da :D) 

    

    Saat bir sularında evden çıkıp, durağa doğru yöneldim. Klasik bir dolmuş yolculuğundan sonra, hastaneye ulaştım. Hasta kabulden sıra alıp,muayenehanenin önünde kendime bir yer buldum. Çantamdan kitabımı çıkarıp, okumaya başladım. Kitaba öyle sardırmışım ki, hemşirenin kaç defadır beni çağırdığını fark edememişim. En son doktorun ortaya çıkıp 'nerde lan o koduğumun Tuvalet Kağıdı' çığlıklarıyla irkildim. Birazdan bu sinirden gözü dönmüş doktorun koltuğuna oturacağım korkusuyla ne yapacağımı şaşırmış bir halde çantamı kitabımı koymak için yer aradım. Ben ortalıkta şaşkın şaşkın gezinirken doktor bir çığlık daha attı 'aslında böylelerine bakmamak lazım, daha sırasını bilmiyor'  Bu çığlıktan sonra ben de şarteller attı tabi. Geçtim karşısına ' noluyor be sana? herkes gibi saatlerce gözümü kapıdaki monitörden ayırmamak yerine, oturup iki sayfa kitap okumak suç mu? insanlara çemkirmekten arda kalan zamanlarında sen de yap bence en azından hastalarınla nasıl konuşacağını öğrenirsin! ' diyemedim, ama içimden bunun iki katı kadar sövdüm. 

    Her neyse, sonra oturmam için koltuğu gösterdi. O an üzerinden bir spot lamba sarkıtılmış, nasıl oturulacağı belli olmayan bu garip kırmızı koltukla anlık bir bakışma yaşadık. Adeta kaç kurtar kendini dercesine bakıyordu bana. Aklımda gelip geçen binlerce düşünceyle boğuşurken, ayaklarım koltuğa doğru bir kaç adım atmıştı bile. Sonraki olaylar takip edemeyeceğim kadar büyük bir hızla gelişti. 

    Doktorum LÜTFİYE kocaman açmamı istediği ağzımda soğuk ve metal kokan aletlerini gezdirirken intikam alırcasına sorular sormaya başladı. Soruları sorarken o an konuşamıyor olmamdan aldığı haz gözlerinden okunuyordu. Konuşmaya çabalarken ağzıma daha çok değen o soğuk aletten tiksinip sustum. Hadi LÜTFİYE işini yap bakışı attım. O da ağzıma içinden garip bir ilaç akan küçük bir hortum tutmamı istedi, 'heh elime düştün işte.' Ona yardım olsun diye değil kendi sağlığım için tuttum hortumu, o da bu sırada taşları temizlemeye başladı. 

    Öyle korktuğum kadar acımadı. Biraz kanadı o da çok normal. Dilinin ağırlığına karşın eli hafifmiş doktorum LÜTFİYE'nin. Sonra kadın birden kendini bana çok yakın hissetmiş olacak 'hafif bir çürüğün var. bir ara gel dolgu yapalım.' dedi. İçimden böylelerine verilebilecek en iyi cevabın susmak olduğunu geçirdim. Baksana nasıl da kibar kibar uğurladı beni. Sahte bir gülümseme takınıp, cevap vermeden çıktım. 

    Bir zafer kazanmış edasıyla tuvalete gittim, ağzımı çalkalayıp kanı temizledim. Aynaya baktığımda iki ön dişimin arkasını kaplayan taştan eser kalmadığını görerek tebrik ettim rakibimi.( LÜTFİYE'yi öldür, hakkını yeme.) 
Sonra;
Dışarı çıktım, geçen ilk dolmuşu durdurdum. Ve bir öğrenci uzatıp, olay yerinden uzaklaştım.



Mim Vol-2

-Günün nasıl geçti? 
 Benim için gün daha yeni başlıyor. İçimde birazdan dişçiye gidecek olmamın verdiği gerginlik var. Hiç alışamadım o koltuklara. :S

-İsim vermeden bahset;
Modayı bir kenara bırakıp sadece vüdut sergilemek amacıyla fotoğraflar çektirip. Sonra onları 'bu yılın modası bu, şurdan şu kadara aldım' diye duyuran sözde moda blogger'larına gıcığım.

-Neden hep cam kenarı;
 Çünkü yola, dağa, taşa bakmayı seviyorum. Hem uyursam başımın yanımdakinin omzuna düşme ihtimalini de sıfırlamış oluyorum. Sadık dostum CAM'a yaslanıp uyumak güzel.

-Bugün kendin için ne yaptın;
Uzunca bir süredir ertelediğim diş taşı temizliği için randevu aldım.

-Twitter ana sayfanı aç ilk gözüne takılan; 
Henüz twitter'a kapağı atmadım. :D

-Düşün ki o bunu okuyacak; 
Keşke tüm bunlar yaşanmamış olsaydı.

-Kahkaha atmana sebep olan karikatürler;
Tabi ki UMUT SARIKAYA karikatürleri. Tespitlerine, göndermelerine herbişeyine bayılıyorum. :D
























-Klavyeye bakmadan bir şeyler yaz;
okulun açılmasına bir hafta aldı yani özgğrlğpğmün son bir haftaso. 
bir hagta sonra bugün pazartesi sendrpmlarınon ilk gübünü yaşayacağz.
içimde hafşf bişr kokru var.(BERBAT daha fazla devam edemiyciğim. :D)

-Bir cümle düşün sonra kelimelerin yerlerini değiştirerek yaz; 
 Pis ayağım uyuştu çok.

-Ctrl+V yap;
Ctrl+V yap; ( aaa foyam ortya çıktı! :D )

Mim'ler MuyuRt ve KitapAyracı'na gitsin bakalım. :D

8 Eylül 2012 Cumartesi

Bisiklet, huzurdur!


   
     Kavga gürültü devamında gözyaşıyla başlayan bir günün sonunda, hiç bu kadar dinç hissetmediğim bir akşam yaşıyorum. Bunu saatlerce bilmediğim sokaklarda deli gibi çevirdiğim pedallara borçluyum. Kötü hissettiğimde beni kendime getiren en iyi şey bisikletimin üstünde -kulağımda sevdiğim şarkılarla- doyasıya dolaşmak. Ben ona doğru hızlandıkça yüzümü yalayıp geçen rüzgara bırakıyorum tüm düşüncelerimi ve yoluma, sadece o anın tadını çıkararak devam ediyorum. O kadar huzurlu ki! Herkesin tatması gereken bir duygu. Hele de bu güzel sonbahar günleri bizi bırakıp gitmeden alın bisikletlerinizi havanın ve haftasonunun tadını çıkarın. Hepinize çok iyi geleceğine eminim. 

5 Eylül 2012 Çarşamba

KARA RAHİPLERİN SIRLARI/Iris Collier

Arka Kapak
Yıl 1538.
Jane Seymour'un ölümüyle dul kalan VIII. Henry, yeni bir eş aramaktadır. Cromwell, ona Cleves Prensesini önerir; bu evlilik Henry'nin, Avrupa'nın protestan prensleriyle ittifak kurmasını sağlayacaktır.

Bu arada, Nicholas Peverell'in Sussex'deki malikanesinin yanında, genç bir kızın karaya vurmuş cesedi bulunur. Önce bunun bir intihar olabileceği düşünülür fakat daha sonra Nicolas, hakimlik yetkisine dayanarak, Sarah Bowman'ın öldürülmüş olduğuna karar verir.
Yetenekli bir nakışçı olan Sarah, Monksmere'deki Augustinian Manastırı'nda çalışıyordu; ta ki VIII. Henry manastırları yağmalayıp yok edilmelerini emredene kadar. Fakat Sarah'ın öldürülmesiyle ilgili bilgiye karşılık cömert bir ödül önerilmesine rağmen, Monksmere halkı konuşmak istemiyordu; özelliklede manastırın önceki sakinleri hakkında. Bunlar, esrarengiz bir tarikat olarak bilinen Kara Rahipler'di...




Kara Rahiplerin Sırları sürükleyici bir tarihi cinayet romanı. Kusursuz bir çeviri.Yönetenlerin insanlar üzerindeki baskısına üzerinde duran bir hikaye.
Kitabı okurken diğer kitaplarda pek karşılaşmadığım bir düşünceye kapıldım 
'Film olsaydı?' 
Kesinlikle bu hikaye filme dökülmüş olsaydı, kitap halinden çok daha başarılı olurdu gibi geliyor bana. Genelde kitapların filme uyarlanmış hallerini pek sevmeyiz, ama arada böyle yapıtlarda çıkıyor işte. Olur ya ilerde beyaz perdeye uyarlanırsa, koşa koşa gideceğim bir film olur.




4 Eylül 2012 Salı

ŞEKER PORTAKALI/Jose Mauro de Vasconcelos

Şeker Portakalı, bu kitap hakkında ne desem bilemiyorum. Çok beğendiğim bir kitap hakkında konuşurken hep aynı hissi yaşıyorum. Çünkü hangi cümleyi kurarsam kurayım kitabın bana yaşattığı duyguları anlayamayacağımı biliyorum.

Hikayemiz küçük Zeze'nin etrafında oluşuyor. Fakir bir ailenin çocuğu Zeze. Mahallenin yaramaz, okulun sevilen çocuğu. Okumayı tek başına öğreniyor, ve bunun nasıl  olduğunu hiç bir zaman anlamıyor. Güzel  oyuncakları, şekerlemeleri yok aslında. Bir şeker portakalı fidanı var, bir de çok sevdiği portekizli arkadaşı. Ama bunlar onun küçücük hayatını doldurmaya yetiyor.

Yazarın kendi çocukluğunu anlattığı bu kitapta çocukların çevredeki olaylara karşı sandığımızdan daha duyarlı olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Sevginin ve acının içiçe olduğu bir hikaye.Son sayfalarına gelirken göz yaşlarıma hakim olamadım.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Bardaklaştık!



İşte Madam Dö Gonç bardaklaşmasında payıma düşenler.

Paketimi alır almaz ayracımı kitabımın arasına iliştirdim, bilekliğimi taktım, ojemi sürdüm, ellerimi kremleyip şirin bardağımdan ilk kahvemi içtim. Biraz görmemişlik oldu ama napayım çok mutlu oluyorum hediye alınca. :D

Bana bu güzellikleri yaşatan canım MuyuRt'um. <3
İyi ki tanımışım seni. Umarım sen de benim hediyelerimi beğenmişsindir. Bir paketten çıkan ufak hediyelerin, güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olması kadar hoş bir şey yok!

nihayet!




Sonunda bir bilgisayara kavuştum. Kısa süre için bile olsa, şöyle ayaklarımı uzatıp blogları okumanın, film izlemenin, arkadaşlarla geyik yapmanın tadı başka. Bunun şerefine sivilce tedavime aldırmadan bir tabak cips ve kola hediye ettim kendime. Sonuçta okul açılınca bunları yapmaya hiç zamanım olmayacak, en iyisi son haftaların tadını çıkarmak.

                             Sevgiler^^

30 Ağustos 2012 Perşembe

Posta kutusunda bulunan gizemli bir zarf herkesin kalbini yumuşatabilirmiş!



Bu bayram arkadaşlarıma bayram kartları yazmıştım hani. Günlerce uğraşmıştım onlar için kart ara, zarf ara içlerine özel şeylerle doldur... Sadece 'iyi bayramlar' yazıp geçiştirmedim, hep saklasınlar diye çok özendim. Bunları yaparken içimde hep ''ya değer vermezlerse'' düşüncesi olmuştu. Sonuçta hepsi ufak incelikleri anlayıp mutlu olabilen insanlar değildi .Ama kartlar ulaştıktan sonra hepsinin sırayla bir telefon edişi vardı ki! Aman allahım, bayram boyu telefonum susmadı. Hepsi o kadar heyecanlı ve samimiydi ki konuşurken. Sürekli çok mutlu olduklarını, ilk defa böyle bir kart aldıklarını, çok iyi akıl ettiğimi söyleyip durdular. Böyle şeylere değer verecek en son insan olduğunu düşündüğüm arkadaşımın bile kartını aldıktan sonra heyecanla bana telefon etmesi, insanlar hakkındaki peşin hükümlü olmamam hakkında iyi bir ders verdi bana.O kadar mutlu oldum ki her telefondan sonra 'iyi ki yapmışım bunu' dedim rahatlıkla. Ve bütün kartlarımda kullandığım sloganımı doğrulamış oldum. Bence herkes posta kutusunda B.İ.M broşürü yerine, kendisi için renkli bir zarf bulduğunda mutlu olur.
Bence böyle, sizce?




 Unutmadan Karin'in kitaplarının arasına koyduğu bayram kartı. Benim aldığım ilk karttı. 
Teşekkürler canım o kadar iyisin ki! ^^

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Murathan Mungan/YEDİ KAPILI KIRK ODA


 Kitabı elinize aldığınızda yedi kapı çıkıyor karşınıza. Her kapının ardında kırk odaya dağılmış hikayeler var. Hepsi o kadar güzel ve düşündürücü ki. Murathan Mungan'ın kalemine hayran oldum henüz ilk kitabını okumama rağmen.

Bana bu kitabı hediye edip belki de ilerde daha çok kitabını okuyacağım bu yazarla tanışmama vesile olan NarÇelen'e kucak dolusu sevgilerle.



 ''Bir kaç karış kelime yerine, sessizlikle kavranmış doğrular, çok daha iyi bir bağ sağlar yalnızlar arasında '' Syf:33

''Söze 'bir zamanlar' diye başlamak, sözü ne kadar eskitebilir ki? Tarihin bütün zamanları eskidir. Şimdi'den bakıldığında hep eskir. Tarih ancak nasıl anlatıldığıyla yaklaşır bize.'' Syf:60

''Bazı anlar yaşanırken değil, ancak yazıldıklarında görülürler.'' Syf:97

''Aşkın bir edebi tür olarak karşılığı genellikle şiir ya da roman sanılır. Oysa bence aşkın edebiyat karşılığı denemedir. Aşk dener çünkü. Her seferinde bir kez daha dener.'' Syf:279

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Nazan Bekiroğlu/YUSUF ile ZÜLEYHA

 'Yusuf ile Züleyha' yüzyılardır dilden dile dolaşarak kaç insan tanımış, kaç iklim görmüş geçirmiş bir halk hikayesi, bir aşk hikayesi. Dünyanın en güzel insanı olarak bilinenYusuf peygamber ile dönemin en güçlü kadınlarından Zülayha'nın aşkını anlatan bu hikayeyi günümüzde sade, açık ve masalsı anlatımıyla Nazan Bekiroğlu'nun kaleminden okuyoruz.

Hikayede Yusuf (yani erkek), güzelliği; Züleyha(yani kadın) aşkı simgeler. İşte bu aşk hikayesini diğerlerinden ayıran da budur. Bugüne kadar okuduğumuz hikayelerde hep sevilen hep nazlı taraf olan kadın karakter bu sefer Leyla'sı uğruna çöllere düşen bir Mecnun, Şirin'ine ulaşmak için dağları delen bir Ferhat oluverir.

Bugüne kadar okuduğum aşk hikayelerinin çok dışında, bambaşka bir hikaye. Bir kadın olarak tarihte böyle güçlü kadın karakterleri olduğunu bilmek güzel. 


''Züleyha Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca. Yusuf diye başladı. Yusuf diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok. Ve Züleyha'nın lügatinde Yusuf'tan öte sözcük yok.'' Syf:130

23 Ağustos 2012 Perşembe

bir iyi, bir kötü

Dönüşte bir iyi bir de kötü şeyle karşılaştım.
İyi olan şuydu. Rüzgara Doğru'nun kitaplaşma etkinliğinde Karin'le eşleşmiştik. İlk mesajlaşmalarımızdan beri içim ısınmıştı, onunla eşleştiğim için çok mutlu olmuştum.Eve döndüğümde odamda bir paket  karşıladı beni. O kadar mutlu oldum ki yol yorgunluğunu falan unuttum gitti. Benim için hazırladığı paketi, içindeki güzel kitapları ve sıcacık notunu görünce de çok şanslı olduğumu hissettim, iyi ki tanımışım onu.^^



İşte kitaplarım. İkisi de okumak için can attığım, nefis kitaplar. Karin'cim gerçekten mükemmel tercihler yapmışsın , çok teşekkür ediyorum sana.^^

Hediyelerin fotoğraflarını koymak yerine böyle internetten kopyalayıp koyduğum fotoğrafların nedenine gelince, işte o da kötü haber.
Giderken internet bağlantısında ufak tefek sorunlarla bıraktığım bilgisayarımı eve döndüğümde çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş buldum. Oysaki ben kaç gündür başında sabahlayacağım günlerin hayalini kuruyordum. hem şurada okulun açılmasına bir ay gibi bir zaman kalmışken...
Olacak iş miydi bu şimdi. :/
Şimdi bu satırları bizim sokağın terli, nefes kokan, çocuk çocuğun deli gibi oyun oynadığı, kendi gürültüsü yetmezmiş gibi her daim yüksek sesle Ankara havalarının çalınan internet kafesinden yazıyorum.
Daha fazla devam edemeyeceğim :(
Acınası bir haldeyim.
Ağlayacağım.
Böhhü.
:'






18 Ağustos 2012 Cumartesi

uzaklarda bir yerlerde


Ben şimdi evimden, bilgisayarımdan çok uzaktayım.
Rahat rahat karalayamıyorum bloğuma, okuyamıyorum sizleri.
Dönüşte telafi etmek dileğiyle.
Herkese İYİ BAYRAMLAR! :D

15 Ağustos 2012 Çarşamba

William Shakespeare/Romeo ve Juliet





Böyle bir klasik için ne söylenebilir ki.Harf harf, kelime kelime, cümle cümle akıp gitti. Bir de baktım ki bitmiş kitap, Romeo ve Juliet sonsuzluğa kavuşmuş.
Bu yüzyılda, bu klasik aşk hikayesini böylesine zevk alarak okuyabiliyorsak işte buna Shakespeare ustalığı denir. Çok güzeldi. Umarım bir gün sahnede izleme şansı yakalarım.

Jostein Gaarder/Sofi'nin DÜNYASI




Herşey Sofi’nin okuldan evine gelince posta kutusunda adına postalanmış üstünde adres olmayan bir mektup bulmasıyla başlar.
Mektubun üstünde tek bir soru vardır:
Kimsin?


Kimsin?
Kulağa çok basit gelen bir soru değil mi. 
Ama cevaplamaya kalktığında kimsenin net bir şey söyleyemediği bir soru.
İşte kitap geçmişten günümüze bu sorunun cevabını arayan filozofların hikayesini anlatıyor.




Felsefeye bu kitapla başlamamı önermişti herkes. Haklılarmış da. Sofi'nin 15. doğum gününe kadar yaşadıklarını anlatacak gibi duran bir kitap birden felsefe tarihine dalıveriyor.Ve her sayfada yeni bir şey öğreniyorsunuz. Önemli gördüğüm yerlerin altını çizer notlar alırım  hep. Başlarda bu kitap içinde uyguluyordum bunu ama baktım ki neredeyse tüm sayfaları çizmişim. O an bıraktım kağıdı kalemi ve sadece okudum. Göz kapaklarım ağırlaşana kadar okudum, sonra düşündüm, daha sonra düşünmekten yoruldum ve yatıp uyudum. Bir sayfada bir filozofa çok bağlanıyordum ''Aa evet bak doğru işte, aklım yattı'' diyordum, ötekisine geçtiğimde '' Ee bu da doğru söylemiş''. Hangisine inanacağıma şaşıyordum, sonra sıkılıp yatıyordum. Okudukça anladım felsefenin aslında bir düşünceye kapılmak olmadığını, felsefe sadece düşünmekmiş. Doğru ya da yanlış. ''Düşünüyorum, öyleyse varım.''

Çoğu zaman sıkıldığımı, yorulduğumu hissettim. Çünkü hayatı bu denli sorgulamamıştım hiç bir zaman.Şimdi de bazen diyorum 'Bu kadar sorgulamaya da gerek yok ki.' bazen de Goethe'nin sözüne geliyorum '300 yıllık geçmişin tarihini yapmayan insan günübirlik yaşayan insandır.'

Bilemiyorum, felsefeye aniden dalış yapmak beni biraz sarstı sanırım.


13 Ağustos 2012 Pazartesi

Kitap Esintili İki Film


1)YAZGI

     Yazgı Zeki Demirkubuz'un, Albert Camus'un YABANCI adlı kitabından esinlenerek seneryolaştırdığı
bir film. Daha önce kitabından ne kadar etkilendiğimi şurada anlatmıştım.Keza filmde öyle oldu. Zeki Demirkubuz yine ustalığını göstermiş bu filmde kitabın değişen kurgusu çok başarılıydı.Tek sorun filmin biraz durağan geçmesiydi. Kitaptaki konu da çok durağandı tabi ama aynı şey görselliğe dönüştürüldüğünde biraz uyku getirebiliyor. Ancak filmin sonuna doğru Mesut'un savcıyla yaptığı konuşma varya, çok beğendim. Filmin can alıcı sahnesi tam da orasıydı bence.





2)CHAPTER 27
   Chapter 27 Jack Jones'un 'Let Me Take You Down' adlı kitabından uyarlanmış bir biyografi-dram-suç filmi. Filmde The Beatles'ın solisti John Lennon'u öldüren ve aynı zamanda John Lennon'un hayranı da olan katili Mark David Chapman anlatılıyor. Filmin ağır psikolojik ve dramatik bir havası var. Bunun en büyük nedeni ise kahramanın Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabına olan takıntısı- ki ben de bu kitabı çok ama çok severim- Kahramanımız kitaptaki Holden karakterini kendine yakın buluyor ve adeta  kendini onunla varediyor. Mark David Chapman kitabın dünyasına göre oluşturduğu dünyada yaşıyor ve cinayetten sonra da üzerinde yine bu kitap bulunuyor.
-Filmden sonra okuyasım geldi tekrar.-
Ayrıca başrol oyuncumuz Jared Leto'yu çok başarılı buldum. İyi iş çıkarmış. Hatta bu rol için 25 kilo almış. Bir oyuncu için büyük bir özveri olsa gerek.





Kitap Çekilişi


Katılmak için tıkla.
Son zamanlarda çekilişlere katılmıyordum pek ama bunu görünce kayıtsız kalamadım.
Çok güzeller. Benim olsunlar. :D

12 Ağustos 2012 Pazar

Bayram Kartları





Dışarıda yağmurlu bir hava var.
Hem de ne yağmur şimşekler çakıyor, gök gürüldüyor.
Ben de odamda oturup sevdiklerime bayram kartları hazırlıyorum.
Bunu ilk kez yaptığım için heyecanlıyım biraz.
Ama o kadar güzel bir şeymiş ki.
Kartları seçmek, hepsine uygun rengarenk zarflar almak, içlerine iyi dilekler yazmak...
En iyisi biz bırakalım artık telefonları, mailleri. Mektuplar yazalım, kartlar gönderelim birbirimize.
Hatta dumanla bile haberleşebiliriz, yeter ki samimi bir şeyler yapalım artık.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Mim




Sevgili KitapAyracı beni mimlemiş. Sorular da güzelmiş cevaplamadan olmazdı. :D

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık bir yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan bir yılınızda ne yapardınız? 

Başta bu fikri kabul etmezdim. Ölümden korkuyorum çünkü. Gerçekleşmeyen hayallerim, sevmeyi beklediğim insanlar varken erken bir ölüm fikri bana çok ağır gelirdi. Olur da bu fikre alışabilirsem ilk önce sevdiklerimle vedalaşırdım. Onlarla son kez vakit geçirirdim. Küs olduğum insanlara onları affettiğimi söylerdim. Sonra bol bol yürüyüşe çıkardım, bisiklete binerdim. Datça'ya Olympos'a ve İstanbul'a giderdim. Kapadokya'da balona binerdim. 
Ve bunları bir daha yapamayacak olmanın verdiği üzüntüyle hiçbirinden tat alamazdım.

Fobileriniz, takıntılarınız var mı? Varsa neler?


Takıntılarım var. Mesela açık dolap kapakları, açık çekmeceler onları kapatmadan rahat edemem. Yatağımdan kalkar, dışarıda geri döner kapatırım o kapakları. Başkasının ayakkabısına, çorabına dokunamam. Deodorant meselesinde görmemiş gibiyim şişeyi gördüğüm zaman koltuk altlarımın pudralı deoranta bulanmasından kaçışı yoktur. Ter kokusuna tahammülüm yok. 

Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız?  

İnsansız bir hayat! 
Vaav. Bu hep hayalin kurduğum şey. Artık gizlenmeme gerek yok. Sokaklar bomboş. Aptal bakışlar yok. Cadde cadde, sokak sokak dolaşayım ben de. Her halta karışan mağaza görevlileri olmadan alışveriş daha da eğlenceli. Talan edeyim her şeyi. Imm istediğim kitapları, filmleri de alayım şuradan oh. Evet evet her şey istediğim gibi yalnızlık, sadece ben ve hoşlandığım şeyler
...
Hımmm peki ama bu huzursuzluk nereden çıktı şimdi. Canım sıkılmış olamaz, zaten insanlar olsa da aynı şeyleri yapıyordum. Araba sesleri, çocuk gürültüleri yok ama ben neden şimdi hayatın çok daha anlamsız olduğunu düşünüyorum.Hep böyle bir şey istememiş miydim? Çok garip. Demek ki ne onlarla oluyormuş ne onlarsız. İnsan ne istediği konusunda daha dikkatli olmalı belki de.


 Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız? Neden?


Tabi ki de kendi ülkemden. Karış karış her toprağını gezmek istiyorum. Çoğu ülkede bulamayacağımız kadar tarih, doğa, kültür, deniz var çünkü.



İtiraf edin prens/prenses'e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz?


Öpmek kısmet olmadı yavrum seçenekleri değerlendiyoruz. :P

En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız olay? 


Geçen gün yolda göz göze geldiğimiz halde selam vermeden yanından geçip gittiğim sınıf arkadaşım. Herkesin içinde beni bir güzel bozunca diyecek bir şey bulamadım. Haklıydı. Ama sevmiyorum o çocuğu ya napim. En son olan bu. Eskilere hiç inmeyelim, bir zamanlar okulumda 'Gaf Kralı' olarak bilinirdim. Hiç gerek yok yani. :D


--- Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey? 


Mp3, deodarant, kitap. 

*Telefonumu hep evde unuturum.

--- En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız?


İşte yıllardır beklediğim şey. Biliyordum, biliyordum uzayda hayat var işte. Canım arkadaşım seninle her galaksiye, her gezegene gelmeye razıyım. Zaten çok sıkıldım buralardan. Hani uzay mekiği nerde?


--- İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapıcağınız ilk şey nedir? 

Tabiki de arkadaşlarımın evine sinsice girip neler karıştırıyorlar izlerdim. Sonra tanımadığım egzantrik tipleri falan incelerdim, gerçekte nasıllar diye.  O okulda hiç çalışmıyorum ama fizikten hep 100 alıyorum çok zekiyim naraları atan insanların nasıl hayvan gibi çalıştıklarını ispatlardım. Koy video kamerayı 5-6 saat kayıt yapsın sonra hooop okulun facebook sayfasına. Çok iyi olurdu ya! :D


Cevaplamaya layık bulurlarsa mimlediklerim  NarÇelen   Öylesine Biri   Venüs'ün Kalbi